2025 Ocak Ayı Şarkılarım

Uzun zamandır aksattığım bu bloga, hazır zehirlenmiş bir şekilde evde yatarken giriş yapmak istedim.

Ben şarkıların iyileştirici gücü olduğuna inananlardanım; bazı şarkılar tam ihtiyacımız olduğu anda gelirler ve görevlerini tamamlayıp hayatımızdan çıkarlar. Yıllar sonra o şarkıları dinlediğimizde de eski zamanlara dönmemizin sebebi, geçmişe ait tanıdık bir melodinin huzuruna kapılmaktır.

Aralık ortasından bugüne kadar en çok dinlediğim şarkılar, şu anda yazmaya çalıştığım bir dizi projesinde bana gerçekten ilham verdi. Kimisini artarda 3-4 kez dinledim, kimisini loop’a alıp 1 saat boyunca. Şarkılarla kurulan duygusal bağın herkeste farklı olduğunu düşünüyorum, ben şarkılara deneyim olarak bakalnardanım. Listede Erika Lundmoen’in şarkısını dinlerken tek kelime anlamıyorum ancak bana yaşattığı duygular yazdığım karaktere can veriyor. İlginç bir mesele sanat, güzelliği de burada.

Angel – Radio Edit Massive Attack

Florida Kilos Lana Del Rey : Lana’nın değeri bilinmeyen şarkılarından olduğunu düşünüyorum. Gözümü kapayıp çok mutlu bir son yazabiliyorum hikayeme.

The ConstantMichael Giacchino : Lost’un en sevdiğim bölümünden en sevdiğim parça. Öyle bir müzik ki birçok duyguyu aynı anda yaşatabiliyor.

Be My BabyThe Ronettes

ЯдErika Lundmoen

Aşk Nerden NereyeGripin : Chicago’da en sevdiğim bar olan bir Türk barında, kapanış normalde gece 2. Ancak biz Türkler (yaklaşık 8-9 kişi) herkesi yolladıktan sonra 3’e kadar makara yapıyoruz tabii ki. Genelde de kapanışta tabletten bu şarkıyı çalıp hüzünleniyorduk memleket hasretiyle.

UltraviolenceLana Del Rey

Melek Richard’ın Tanrıyla Trajik Hikâyesi

Herkesin hikayesi dinlenilmeyi hak eder, kimin ağzından olursa olsun. Çünkü olaylar öyle durumlar bütünüdür ki, aynı derecede anlaşılmayı hak etseler bile adalet yerini çoğu zaman bulmaz. Bu noktada Tanrı biraz sinirlenebilir, zira bu Richard’ın hikayesi.

Richard kendisine bir kadeh şarap daha doldurur ve Tanrı ile kadehlerini tokuştururlar. “Bu bizim zaferimiz” der Tanrı, Richard’ın gözlerinin içine bakarken. Şömine, iki katlı ahşap evin içinde ev sıcaktan kavrulacak olmasına rağmen dekoratif amaçla yanmakta; ve sadece bulundukları lokasyonun enlem ve boylamlarında karlar yağmaktadır. Etraf, bir kış günü olmaya yakınken yarın her an bir yaz gününe dönebilir Richard için. Tanrı’nın favorisi olmanın getirilerinden biri tabii. Richard da kadehini içer ve daha sonrasında aralarındaki samimiyete dayanarak Tanrıya içini döker. “Neden meleğiniz olarak ilk mülakatta beni seçtiniz?”

Tanrı, sanki az önce insanlığın yıkımını kutlamıyorlarmış gibi aniden ciddileşir. Yaşlanmış yüzünün buruşukluğunun getirdiği kırışıklıklar tüm alnında toplanmış, beyaz bıyıkları üst dudağının yukarı kalkmasıyla tuhaf bir hal almıştır. “Meleğim olman sana beni sorgulama hakkı vermez.” der sert bir ses tonuyla, aradan geçen 10 saniyeden sonra mimikleri yumuşar, “ama madem sordun, senin içinin naifliği diğer şeytan bozmalarının yanında anlaşılmanın ötesinde bir boyuttaydı. Senden daha itaatkar, daha iyi bir melek adayı bulamayacağımı biliyordum. Gözlerindeki ışıltı, benimle çalışmak isteyişin her halinden belliydi. Ah Richard, gerçekten özel bir meleksin, eski günleri yad ettirdin bana.”

Richard, Tanrı’nın bu tavrı üzerine minicik iskemlesinde daha da ezilip büzülmüş, koltuğunda bahtiyar bir şekilde yayılan Tanrı’nın karşısında pısıp kalmıştır. Ağzını açacakken Tanrı’nın güven verici tok ses tonu araya girer: “Peynir almaz mıydın? Senin için hepsini özenle yarattım. Bunları istemezsen yeni de yaratabilirim.” Richard, sahte bir gülüşle Tanrı’ya cevap verirken 2. sıradaki peynirden bir çatal alıp, konuşmasına başlamaya cesaret toplamak için kadehini kafasına diker. Eh, artık eşlikçi olmaktan çıkan şarap yerini ana göreve yardımcı en önemli madde haline bırakmıştır.

“Ben çok uzun zamandır mutlu hissetmiyorum efendim. Biliyorsunuz, görevim insanlarla ve sürekli onlarla birlikteydim. Şu anda yok oldular, yenileri gelecek yenileriyle ilgilenicem ama. Bilmiyorum, bu süreçte konuştuğum bu yaratıklar bu kahrolası aklımı bulandırdı. Sorgulamayı ve sorgulatmayı düşündürttü. Haşa, sizi değil tabii ki. Ama bir mutluluk varsa bulunacak, bunu aramaya çıkmak istiyorum. Siz, bu Evren’in görüp görebileceği en kıdemli, en kudretli şeysiniz-” Richard soluksuz konuşmaya devam ederken, şarabın etkisinin hissedilmesiyle hızlıca başını yukarı kaldırıp Tanrıyla göz teması kurmadan konuşmasına devam etti.”Ama ben sizin meleğiniz olmaktansa bir şey olmak istiyorum sadece. En azından bir süre. Çünkü sebebini bulamadığım bu lanet hissizlik beni yiyip bitiriyor. Bir melek olarak bunları hissetmem ne kadar normal onu bile bilmiyorum daha doğrusu bundan öncesini hatırlamıyorum. Tek isteğim şu evrende biraz başıboş gezinmek ve sizinle çalışma huzuruna tekrar erişeceğim güne kadar kendi içimdeki bu fırtınanın az da olsa kaynağını bulmak.”

Richard, konuşmasının en sonunda Tanrı ile göz göze gelebilme cesaretine erişmiştir.

– Ağlıyorsun.

– Ağlıyor muyum?

– İlginç, böyle bir özelliğinin olduğunu ben bile bilmiyordum.

– Daha önce ağladığımı sanmıyorum.

Tanrı, sayılamayan bu ömrü boyunca koruduğu değişken tavrını yine kanıtlarcasına konuya giriş yapar.

“Seni en değerlim yaptım Richard. Kısa zamanda, belki birkaç milyon yıldır, seni hiçbir meleği önemsemediğim kadar önemsedim. Sana soframı açtım, en güzel üzümlerimden yedirip yaratılmamış peynirler sundum. En leziz şaraplarımdan içirdim, her gezegenden farklı sular tattırdım, hurilerin hepsini önüne sundum. Senden meleklik görevin dışında bir karşılık beklemedim. Tek isteğim sadakatin ve istekliliğini taşıdığını sandığım naif kalbinde taşı ve bana bu sonsuzlukta eşlik et. Ancak sen, cehenneme gönderdiğim Şeytan denen o mahluktan da kötü çıktın. Timsah gözyaşları döker, Tanrına nasıl 2. sınıf yaratıklarla bir muamele çekersin? Kim olduğunu sanıyorsun Richard? Seni ben melek yapıp o kanatları taktım sen bir hiçtin ve ben seni var ettim. İkiyüzlü, nankör pis mahluk.” Tanrı, ağzından salyalar saçarak öfkeden kudururken Richard Tanrı’nın söylediklerinin ağırlığıyla yüzleşmektedir. Tanrı dediklerinin hiçbirinde haksız değildir; Richard, Tanrı tarafından diğer her meleğe nazaran kayrılmış, neredeyse her canlıdan çok sevilmiştir. Tanrıyla aralarındaki o özel bağı o da biliyordur. Richard yine de düşünür, her şey Tanrı’nın dediği gibiyse içindeki o huzursuzluğun sebebi belki de sorunun kendisinde olduğunu mu göstermektedir? Düşüncelerini toplamaya çalışırken, Tanrı’nın ona yaklaşıp kanatlarından tutarak havaya kaldırması düşüncelerinin yerini hissedemediği bir acıya bırakır.

“Sen hiçbir şeysin. Bir melek olamayacak kadar kötü, insan dahi olamayacak kadar adi ve şeytanın bile olamayacağı kadar nankörsün” diyerekten bembeyaz kanatlarını, dekoratif şöminesinden içeri atar ve ansızın o şöminenin içinde Richard’ın bir zamanlar her şeyi olan kanatları korlar eşliğinde yanmaya başlar. Alevler git gide büyüyerek cehennem illüzyonuna dönerken, Tanrı kaybolarak yerini ıssızlığa bırakır. Cehennem illüzyonuysa önce bir volkanın magmalarının demirlere vurulmuş haliyken yavaş yavaş tek bir sokak lambasının aydınlattığı başıboş bir yola evrilir. Richard, bu bomboş yolda kanatları kesilmiş bir şekilde tek başınadır. “Artık düşmüş bir melek miyim?” diye düşünür, hala duruma karşı afallaması sürerken. “Gerçekten nankörsem o zaman hala niye Tanrı’ya zamanında yaptıkları için minnet duyuyorum?” Çorapları bile olmayan Richard, lambanın ışığının aydınlatabildiği bir köşeden diğer köşeye adımlar atarak düşüncelerinin geçip gitmesine izin verir. Uzun zamandır istediği de aslında budur, yalnız kalabilmek. Ve Tanrı’nın bir noktada bunu sorgusuz sualsiz yapmasını anlamlandıramaz. Tanrı, Richard’In gözünde hiçbir zaman kaybetmediği konumunu aynı şanı ve şöhretiyle korumaya devam eder işte bu sebepten.

Zaman kavramının olmaması, melek olmayı deneyimlemiş bir canlı için çok da sıkıntılı olmamalıdır lakin Richard, hayatının bu ne olduğunu bilmediği döneminde zamanın işleyişiyle bu denli sınanacağını tahmin etmemektedir. Önce Tanrıyla konuşmasında kendisini suçlamış, sonra Tanrıyı suçlayıp düşüncelerinin yanlışlığıyla kendini cezalandırmış, sonrasında tekrar kendini suçlayıp acı dahi olsa bir duygu hissedebilmenin dayanılmaz hafifliğiyle ayaklarının ağrısının arasındaki negatif korelasyona birkaç milisaniye odaklanmıştır, gerçi milisaniye doğru bir tanım olur mu o da bilmiyor.

Richard sokak lambasının içindeki görevini yapmakla yükümlü sapsarı yanmaya devam eden lambaya bakmak üzere başını kaldırır. Bakışındaki temel sebep aslında aydınlığının kapsamını bir nebze de olsa artırması için bir ricadır, ancak meleklikten kalma bu içgüdünün boşa kürek çekmek olduğunu hızlıca fark eder. Yalnızlığın tadını çıkarmak için biraz ileri, ne olduğunu bilmediği karanlığa doğru koşar. Pat. Rengi bilinmez duvara toslar. “Sikiyim” diye bağırırken sesi dört duvar arasında yankılanır. İnsanlardan kalma bu küfrü kullanmak, ona zamanında insanlara yaptığı iyilikleri hatırlatırken Tanrıyla çalışmanın nasıl bir duygu olduğunu hatırlamaktan da kendini alıkoyamaz. Ee, ne de olsa zamanında bu insan denen canlıların kendi aralarında Tanrı’nın dahi ismini bulaştırdıkları küfürleriyle az dalga geçmemişlerdir. Richard, aklından hemen Tanrı düşüncesini silmeye çalışırken yenilgiyi kabul etmiş bir tavırda sokak lambasının direğinin altına bağdaş kurarak oturur. Sırtını direğe yaslamaya çalışırken, kanatlarının kopuş yerine denk gelmesinden duyduğu acı çabasını boşa çıkartır. Mecbur öne eğilerek, mutluluğu düşünmeye başlar.

Mutluluk, bir idea. Herkesin ulaşmaya çalıştığı o muhteşem olgu. “Neyde bu mutluluk?” diye iç sesi sorar Richard’ın. Melek olduğu zamanlardan kalma; insan dahi birçok canlıda mutluluk arayışını görmüş, farklı cevaplarla karşılaşmıştır. Kimisi için para gibi maddi bir şey olduğunu bilir Richard bu cevabın, kimisi içinde cidden Tanrı sevgisidir. Kötülük yaparak mutlu olanı görünce melek hayatının en dumur olduğu gününü yaşadığını da bilir, onu cehennem kapısına bırakırken. Şeytanı hatırlar, cehennemin onu nasıl mutlu ettiğini. “Belki de ben hiç ulaşamayacağım ve boşuna en sevdiğim varlığın yanından oldum. Tanrıyı gerçekten seviyorum ve iç hesaplaşmama onu hiç bulaştırmamalı mıydım?” Düşünceleri bilinç akışı şeklinde ilerlerken bir yandan bilmediği bu geçen zamanı düşünür. Tanrı yanında olsa, belki de hiç kendisiyle geçiremeyeceği bu lanet yerdeki zaman dilimini. Richard gülümser, bireyselliğin verdiği bu hazzı melek olduğu onca süre zarfından sonra deneyimlemek mutluluk diyebileceğini bilmediği tuhaf bir haz verir ona. Çektiği tuhaf sorgulamaların ona bu hazzı vermesi, aslında bunca zamandır aradığı o ufacık şeyin varoluşunu kanıtlamıştır. Richard oturduğu yerden kalkar, çıplak ayakları soğuktan yavaş yavaş mora dönmüştür ve asfalt kokan yol tüm vücuduna sinmiştir. “Buldum.” diye bağırır Richard. “Şimdi beni geri al!”

Richard’ın yakarmaları yankılanmaya devam eder, saymayı bıraktığı deneyişlerinden sonra. “Tanrı affedicidir.” diye düşünür Richard, “ve beni de affedecektir.” Bunları derken büyük bir inançla söylediğini kendi de bilir, çünkü bu kutsal kitap safsatalarından okuduğu abilik gubidik sözler değildir, nitekim Tanrı o kitapların hiçbirini yollamamış ancak yazarların ustaca öngörülerinden ötürü hepsini tebrik ederek cennetin üst kademelerine yerleştirmiştir. Aksine, bu affedici güce olan inancının sebebi bizzat Tanrı’nın ağzından bunları duymasıdır. “Her canlı affedilmeyi bir noktada hak eder Richard. Bunun aksi saçmalık. Her öğrencime söylediğim ilk öğüt onun tarafından bakmanın denenmesidir. Ne de olsa ben, Goethe’yi dinleyip onu gerekçeleriyle cennete göndermiş varlığım.”

Açlıktan veya susuzluktan veya bilmediği bir sebepten vücudunun fonksiyonlarını çalıştıramadığı hale gelen Richard, gözlerini kapayarak bayılma eşiğine gelmiştir. “Tek dileğim varsa, o da seninle tekrar çalışmaktır.” der son kez. Mesajı Tanrı’ya gitmiş olacak ki, opera ve arpların sesinin eşliğinde bembeyaz bir ışık sokak lambasını parçalayarak lambanın eskiden durduğu yere bir portal açar. Portaldan aşağı süzülen bir melek, Richard’ı kopmuş kanatlarından tutarak yukarı doğru sürükler. “Ah! Canım acıyor!” Richard afallayarak acıdan gözünü açar, onu bir meleğin almasına sinir olduğu yetmezmiş gibi bu meleğin Tanrı’nın kendisinden önceki gözdesi olması ona kıskançlık denen insani duyguyu hissettirir. Melek Mikail, sessizliğinden ödün vermezken sanki Richard’a acı çektirmekten zevk alır bir halde kutsal alana doğru yürümeye devam eder. Tanrı’nın huzuruna gelince, Richard’ı sakince Tanrı’ya teslim eder.

– Buyrun efendim.

– Teşekkürler Mikail. Gidebilirsin.

– Siz daha iyi misiniz? İhtiyacınız olan bir şey varsa?

– Çok naziksin, ancak iyi olmamam için hiçbir sebep yok.

Pot kırdığını hisseden Mikail, Tanrı’nın huzurundan korkak adımlarla çekilir. Richard, eş zamanlı olarak Tanrı’ya kötü hissettirmeye yakın bir duygu yaşattığının gerçekliğiyle ilk o zaman yüzleşir. “Yalnızlığın nasıl gidiyor, çok ağladın, bunca zamanın hatrına seni bir görmek istedim. Bulabildin mi mutluluğunu?” Tanrı, bıyık altından gülümseyerek sorusunu bitirir. “Efendim, inanır mısınız bilmiyorum ama mutluluğu bulduğumu düşünüyorum, en azından o hazzı bir kez aldım. Bakın bu bana yeter, ben sizinle çalışmaya devam etmek istiyorum. Şu ana kadar size bir kez ihanet etmedim, beni tekrar-” derken Richard’ın gözü, şöminenin üzerindeki yepyeni kanatlara takılır. Üzerinde nakışla M harfi dikilmiş bembeyaz kudretli kanatlar, bir baş meleğin yükselişinin işareti niteliğindedir. Meleklikten yoksun, insani olup olmadığını tam olarak bilmediği duygulara kapılmış olan Richard önce sinirlenir, sonra lafı toparlamaya çalışırken daha da batırdığının farkında olmadan devam eder “yanınıza almanızı isteyecektim sizden. Ancak görüyorum ki siz çoktan benim yerimi doldurmuşsunuz.” Richard’ın öfkesi aslında doldurulacak bir yeri olmadığını bildiğindendir. Yaptığı görevler tamamıyla Tanrı’nın kişisel asistanlığıdır ve Tanrı, bunu kendisi çok daha iyi bilir ki böyle bir yardımcılığa ihtiyaç duymayacağı kapasitededir. Lakin Richard konuşmasına devam ederken gözlerinin kayıp gittiği yerler eskiden birlikte oturdukları koltuklar, birlikte içtikleri yarım kalan şaraplar ve bırakılmış satranç oyunları olunca sanki başka bir şey tarafından ele geçirilmiş gibi öfkesine hakim olamaz. “ve eskiden çalıştığınız insanlarla görevli Mikail ile görüyorum ki.”

– Ah Richard, sen yokken burada işler çok kızıştı. Bir meleğin yardımına ihtiyacım vardı ve bilirsin Mikail en kapsamlı adamlarımdan biridir. Dünya krizlerindeki zor zamanlarda ne kadar dirençli olduğunu bilirsin.

İkisinin de bildiği gerçek şuydu ki, Tanrı Mikail ile olmaya muhtaç değildi. Richard’ın olmadığı bu kendisine kısa gelen zaman diliminde Tanrı’nın yeni bir gözdeye sahip olması; üstelik gözdenin Mikail olması Richard’ın melek dışı duygularına gurur kırıcı olarak saplanmıştı ama Richard bir gayret sözlerine içten gıcık kapmış olsa da yansıtmamamaya çalışarak devam etti.

– Bilirim tabii ki. Ben ise siz ki affedicisiniz diye huzurunuza geldim. Bir günah işlemediğimden, beni yanınıza içten özrümle alacağınızı düşündüm. Her zaman affetmenin ne kadar büyük bir erdem olduğundan bahseder, herkese ikinci bir şansın verilmesi gerektiğini öğütlersiniz. Ben ilk olarak size rica ettiğim şeyi bana bahşettiğiniz için teşekkür eder, isteğiminse sizinle çalışmaya devam etmek olduğunu beyan ederim.

Tanrı istediğini almışçasına Richard’a küstah şekilde bakar.

– Ne demek ne demek. Ancak sevgili Richard, sen bir karar verdin. Ben seni oraya isteğin üzerine saldım. Benim en gözde yardımcım olarak konumunu terk etmek, alacağın bir sorumluluk olmalıydı. Geri gelmenin bu kadar kolay olacağını düşünmen, zekan konusunda beni şüpheye düşürdü doğrusu.

– Efendim ne derseniz haklısınız, fakat lütfen size ihanet etmişim gibi cümleler kurmayın yalvarıyorum. Sizle çalışmak hayatımın en güzel birkaç milyon yılıydı ve bunu fark etmem için bu alışılagelmişlikten sıyrılıp zihnimle baş başa kalmam gerekiyordu. Ne istersiniz yanınıza geri gelmem için?

Tanrı, sunacağı şartları düşünürken araya derin bir sessizlik girdi. Richard bu süre zarfında etrafı izlemeye koyuldu. Birden etrafa bakmak Richard için Tanrı’nın ağzından dökülecek kelimeleri beklemekten ziyade kişisel cehennemini yaratma simülasyonu haline döndü. Richard’a son darbeyiyse, kendisinin ilk melek kanatlarının dahi Tanrı tarafından o süs şöminede yakıldığını görmek oldu. Künyesinin yanmayışından kaynaklı alevlerin içerisinde apaçık duran ilk melek kanadı, aralarındaki o özel bağın hiçbir zaman kurulmadığını bir hançer gibi Richard’a sapladı. Richard’In göz pınarları yavaş yavaş doldu, ve tersine akmaya başladı.

– Senin ihanetin beni çok sarstı Richard, sen ki, senden hiç beklemezdim. O sebepten ötürü, alt kademe başlaman bu dinamiğimizi toparlamaya daha yardımcı olur diye düşünüyorum.

Tanrı’nın sesi Richard için boğuklaşıyordu. Bir noktadan sonra anlamsız sözcükler bütününe dönüp, kulaklarından uçup çıktı. Richard Tanrı’nın gözlerine baktı. İçinde kendisine karşı ne beslediğini bilmediği duyguları ilk defa bilmeyi bu kadar arzuladı. Kin mi, sevgi mi, Tanrı da olsa bu insani duygular onda olabilir miydi o da bilmiyordu ama intikam mı? “Çok yazık” dedi içinden Richard. Tanrı’nın gözlerine bakarken iki elini açarak ellerini bedeninin sağ ve solundaki kanat söküklerine sert bir darbeyle bastırdı. O kadar sert bir darbeyle bastırmış olacak ki, elleri kanat söküklerinden kalbine geldi. Kalbi avuçlarının içerisinde, Tanrı karşısında ahşap evde baş başaydılar. Eskisi gibi.

Tanrı Tanrı’dır ve hala daha yazılar günümüze geliyorsa varlığı devam etmektedir. Peki Richard? Hikayenin aslı da devamı da bilinmez. Bilen anlatıcı, kendisine saklamayı daha uygun görür ya da. Tanrı çıkan safsata kutsal kitaplardan sonra bu sefer kendisi tüm ihtişamıyla yeni insan jenerasyonuna daimi misyonunu içeren kitaplar hazırlamıştır. Nitekim Richard ise, hiçbirinin içinde yer almayarak belki Tanrı’nın var olduğunu ispatlayamadığımız kalbinde belki de o süs şöminede eriyip gitmiştir.

Onu Görünce Neden Sinirleniyorsun?

Hiç birini gördüğünüzde daha önceden tanışmamış olsanız bile antipati beslediğiniz oldu mu? Ya da bazı insanların -tanıdık tanımadık fark etmez- yüzünü görünce dahi sinirlendiğiniz? Aslında, sadece basit bir psikolojik reaksiyon veriyorsunuz. Pavlov’un köpekleriyle başlayan şartlı refleks serüveninin bu yolculukta ne kadar evrimleştiğine değindim.

Pavlov’un Köpekleri ve Klasik Koşullanma

1901 yılında Ivan Pavlov isimli Rus bilim adamı klasik koşullanmanın temellerini atan, günümüzde de “Pavlov’un Köpekleri” olarak adlandırılan deneyini gerçekleştiriyor. Deneyi özetlemek gerekirse Pavlov köpeklerin koşulsuz tepkisi olup yiyecek ile birlikte başlayan salya üretimini kendisinin çaldığı zil ile bağdaştırmayı deniyor. Daha sonrasında ise, eti vermeden sadece zil sesi ile de köpeklerin salya üretmeye başlayabileceği hipotezini geliştiriyor ve haksız da çıkmıyor. Kavramlarla açıklamak gerekirse, elimizde doğal bir uyarıcı var: et. Doğal uyarıcılar organizmanın bir gerekçeye ihtiyaç duymadan tepki vermesini sağlayan etmenlerdir, tıpkı göz ışık tutulunca göz bebeklerinin otomatik olarak büyümesi gibi. Deneyde koşulsuz uyarıcı olan et yani yiyecek ile tepki olan salyanın arasındaki bağ, zil ve salya arasında da kurulmaya çalışılıyor. Bu durumda da zil koşullu bir uyarıcı haline geliyor. Sonuç olarak köpek artık ete ihtiyaç duymadan zil ile de salya üretebilir hale geliyor.

Klasik Koşullanma İle Tepkilerimizin İlişkisi

Klasik koşullanma aslında biz farkında olmadan da kendimizi içinde bulabildiğimiz bir durum. Eğer ki bir arkadaşınız/ aile büyüğünüz sizi sürekli olarak üzüyor, ağlatıyorsa beyniniz onu ağlama-üzgün duruma sokma ve en sonunda sinirlenme tepkisi ile bütünleştirecektir. Sürekli olarak sizi iğneleyen, üzen bir insandan da zamanla soğumanız aslında bunun bir ürünü olarak ortaya çıkar. Ne kadar rasyonel olarak kendimizi tanımlasak da en nihayetinde duyguları ve tepkileri ile hareket eden canlılar olduğumuzdan, savunma psikolojisinin de getirdiği doğal bir refleks ile bu insanlara karşı öfke duymamız çok normaldir. Bu durumda altını çizmemiz gereken ve Pavlov ile de bağlantısının olduğu kısım da doğal tepkimizin bizi üzgün yapan şeyden uzak durma ve o şeye öfkelenme eğilimimizdir. Peki tanımadığımız kişilerle bu durumu yaşıyorsak?

İnsan beyni o kadar hızlı ve anlık çalışıyor ki, yeni birini gördüğümüz anda onunla ilgili aklınıza gelebileceğini bile düşünmediğiniz çıkarımlar yapabiliyorsunuz ve bunlar saniyenin sadece onda birinde oluyor!

ressemblance psychology ile ilgili görsel sonucu

Bunu yaparken de beyin geçmiş birikimlerinden, o ana kadar yaşadığı durumların tamamının sentezinden yola çıkıyor. Ortada hiçbir sebep yokken birini antipatik bulmamızı en temel sebeplerinden biri de işte bu bahsettiğimiz durum: zihnimizin o kişiyi negatif duygular beslediğimiz biriyle bağdaştırması.

Küçük gri hücreleriniz yeni tanıştığınız kişinin belki yüz hatlarını belki fiziğini belki de giydiği kıyafetleri size kötü deneyimler yaşatan kişiyle bağdaştırdı ve sizi otomatik olarak yine kötü bir olay yaşamamanız için antipati besleterek uzak tutmaya çalıştı. Çünkü o insan = üzülmek, sinir eşleştirmesine sahipti.

Bu durumdan zaman içinde kurtulmak tabii ki mümkün, hatta 5 dakika içerisinde bile kişiye tutumunuz çok olumlu bir yönde değişebilir. Ancak anlık tepkileriniz yine belleğinizin istediği ölçüde gerçekleşecektir. Bundan sonra anlık tepkilerinizi ölçmeye çalışırsanız, Pavlov’un ne kadar haklı olduğunu görebilirsiniz.

Spotlight Effect : Sahnenin Işığı Sizde Mi?

Kalabalık bir yere girdiğinizde yürürken sanki herkes size bakıyor gibi hissediyor musunuz? Ya da sahnede repliğinizi unuttuğunuzda bunun çok önemli bir şey olduğunu? Olumlu olumsuz yaşadığımız olaylara başkalarının da aynı derecede önem vereceğini düşünme etkisine, spotlight effect deniyor. Bu yazımda bilinçaltımızın bize oynadığı bu oyundan bahsedeceğim.

Öncelikle isminden de anlaşıldığı üzere spot ışığı etkisi, yaptığınız her davranışın başkaları tarafından sanki siz sahnedeymişçesine fark edilmesi olarak tanımlanabilir. Her insanın hayatında en az bir defa bu etkiyi deneyimlediğini söylemek de yanlış bir bilgi olmaz. Altını çizmem gereken son konu da, sürekli bu şekilde hissetmenin anksiyeteye , ciddi derecede kaygı bozukluklarına, narsistik kişilik gelişimine ve daha birçok psikolojik rahatsızlığa sebebiyet vermesi.

Spot ışığı etkisi ile ilgili 2000’lerde “Tişört Deneyi” olarak geçen bir araştırma yapılmış. Araştırmada bir gruba üzerinde cringe olarak değerlendirilecek bir tişört giydirilmiş ve gruptaki katılımcılar onları gören insanların en azından yarısının bunu fark edeceğini düşünüp endişe duymuş; ancak sonuçlar sadece çeyreğinin tişörtü fark ettiğini doğrular biçimdeymiş. Öte yandan diğer gruba ise üzerinde Bob Marley, Martin Luther gibi toplum tarafından kabul görmüş ve sempati beslenilen insanların baskısının olduğu tişörtler giydirilmiş. Bu deney grubu da yine onları çok fazla insanın (iyi anlamda) fark edeceğini düşünmüş, fakat sonuçlar yine insanların yalnızca çeyreğinin dikkatini çekmesi olmuş.

ilk sütun: tahmin edilen, ikinci sütun: gerçekten olan

Bu görüşü yenmenin en pratik yollarından biri, kendinizi 3. biriymiş gibi düşünmek. Örneklendirecek olursak, alışveriş merkezine gittiğinizde binlerce yüz görüyorsunuz. Kaçı aklınızda kalıyor? Ya da ilk defa gördüğünüz bir insan üzerinde en fazla kaç saniye düşünüyorsunuz? Çok olmasa gerek. Aslında bu tam olarak sizin için de geçerli; bazen herkesin kendi hayatı olduğunu, her gün onların da farklı farklı problemlerle karşı karşıya geldiklerini ve kendi hayatlarının baş kahramanları olduklarını unutuyoruz.

Evden çıkarken talihsizlik olur ya, bir çorabınızı farklı giymişsiniz. Dışarıda yürürken gördüğünüz herkesin o çorabı fark edeceğini, sizinle içten içe dalga geçeceklerini ve kendinizi rezil ettiğinizi düşünmeniz tamamıyla normal. Oysa bir de şöyle düşünün, şu ana kadar kaç insanın giydiği çorap aklınızda yer edindi? Dışarı çıktığınız zaman bir insanın çorabına ne sıklıkla dikkat ediyorsunuz? Bu tip soruları kendinize sormanız hem sizi rahatlatacak hem de aslında kafanızda büyüttüğünüz şeylerin sebebinin yalnızca kendiniz olduğu gerçeğiyle yüzleştirecek.

Spot ışığının kardeşi bir sanılgı da, “illusion of transparency” yani şeffaflık yanılsaması. Bu yanılsamaya düşmek de, hissettikleriniz hissettiğiniz ölçüde karşı tarafa geçtiğini düşünmenizle ilgili. Yani, üzgün veya kızgın olduğunuzda otomatik olarak bunu sizi gören herkesin de fark edeceğini düşünüyorsunuz. Bu tip bir yanılsama da kimi zaman sevdiğiniz insanların siz üzgünken bunu anlamadıklarını düşünüp size değer verilmediğini düşünmenize ya da sinirli bir anınızda size soru soran birine bir suçu yokken çıkışmanıza sebebiyet veriyor. Çünkü aslında ne demek istediğimizi, ne hissettiğimizi, ne yaşadığımızı 1. kişiden hissetmeye o kadar alışığız ki, empati yapma becerimizi zaman zaman kaybedebiliyoruz.

Spot ışığı etkisi de şeffaflık yanılsaması da hayatımıza stres getiren bilinçaltımızın psikolojik oyunları belki de. Başka bir açıdan baktığımızda da, abartı olamayacak derecede bulunmaları kendi benliğimiz açısından tıpkı diğer savunma stratejileri gibi makul bir düzeyde gerekli. Kim evden sürekli iki farklı çorap tekiyle çıkmak ister ki? Ne olursa olsun, bu durumları sık yaşamak kadar hiç yaşamamak da gayet normal. Yalnızca, sık yaşıyorsanız kendinizi rahatlatma yöntemleriyle bu durumu kontrolünüz altına rahatlıkla alabileceğinizi bilmenizde fayda var.

Hoşlandığımız Kişiyi Nasıl Seçiyoruz?

Bugün biraz daha psikolojik bir konuya değinmek istedim. Eylül ayında Yale Üniversitesi’nin psikolojiye giriş alanındaki sertifika derslerini almıştım. Kursta işlediğimiz bu konu çok ilgimi çekmişti ve sizinle de paylaşmak istedim.

Öncelikle, aşktan bahsetmiyorum. Aşkın kimyasının daha farklı olduğu ve belirli kriterlere bağlı olmadığı hala daha tartışılan bir konu. Burada bahsedecek olduğum bir insanı bilinçaltımızda yatan hangi kriterlere göre beğendiğimiz .

  1. Aşinalık (Familiarity)

Yapılan araştırmalara göre, bir şeyi ne kadar görürseniz onu o kadar beğenmeye başlarsınız. Bu insanlarda da geçerli bir prensip. Psikolojide terimin karşılığı “The Mere-Exposure Effect” olarak geçiyor. Yani maruz kaldığınız kişi/nesne ile geçirdiğiniz vakit artınca, ondan hoşlanma eğiliminiz de doğru oranda artıyor.

  1. Benzerlik (Similarity)

“Bize benzer olanı beğenmeye yatkınlığımız vardır.” diyor psikoloji. Her ne kadar zıt kutupların çekimi dense de özellikle yeni tanıştığınız biriyle ortak noktalarınızın olduğunu fark etmek o insanı beğenme ihtimalinizi artırıyor. Hipotezin daha çok ilk tanışmalarda geçerli olmasının sebebi ise yeni tanıştığınız insanla bağ kurabilmek için beyninizin bir şeyler araması ve bunu da benzer özelliklerinize tutunarak yapması.

  1. Çekicilik (Attractiveness)

Tabii ki fiziksel çekim de hoşlandığımız kişiyi belirlemekte çok büyük rol oynuyor. Özellikle erkeklerin fiziksel olarak çekici birinden hoşlanması kadınlarınkine göre daha yüksek bir potansiyel taşıyor. Peki çekiciliği ne belirliyor? Her insanın kafasındaki ideal farklı olduğundan bu da psikolojide “Eşleştirme Hipotezi (Matching Hypothesis) ile açıklanıyor. Kısaca bahsetmek gerekirse, toplumun dayadığı güzellik/çekicilik algısının kişisel tecrübelerle katımından yola çıkan kişiye özgü yaratılmış ideal olarak tanımlayabiliriz.

Bu kriterler psikolojide yer edinmiş, belirli deneyler ve gözlemler çerçevesinde elde edilmiş bulgulardan yola çıkarak belirlenmiş. Ancak şunu bilmekte de fayda var ki, psikoloji değişken bir bilim. Geçerliliği çoğunluğa vurulsa da her bireyin davranışları arkasında aynı sebepleri arayamayız.

Nasıl Sabah İnsanı Olunur?

Güne sabah 7’de çalan alarmın sesiyle başlamak çoğu insan için bir kâbus. Gerek sıcacık yatağın verdiği huzurdan uzaklaşmayı çağrıştırması gerek yorucu iş temposuna atılan ilk adım olarak görülmesi sabahları kalkmayı bir işkence haline getirmeye yetiyor. Peki erken kalkabilen ve bu durumdan memnun insanlar bunu nasıl başarıyor? Kişisel tecrübelerimden yararlanarak bir liste hazırladım.

  • YAPILACAK İŞLERİ ERKENDEN BİTİRMEK

Günün 24 saatten oluştuğu gerçeğini göz önünde bulundurduğumuzda bu sürenin 10 saatini uyuyarak geçirmek demotive edici bir hal alabiliyor. Şahsen telefonuyla fazlaca ilgilenen bir insan olduğumdan 4-6 saatim telefona gidiyor ve geriye kendime ayırabileceğim az bir süre kalıyor. Yemek yemek, sosyalleşmek, birtakım kafa dağıtmaya yarayan aktivitelerle de üretken olabileceğimiz süre bir hayli azalmaya devam ediyor. Oysa sabah 6-7 gibi bir saatte kalkınca, hem çevrenizdeki uyanık tek insan olmanız (büyük ihtimalle) sebebiyle dikkatinizi dağıtacak bir bildirime maruz kalmıyorsunuz hem de yapmak istediklerinizi erkenden bitirebilme fırsatı bulmuş oluyorsunuz. İşlerinizi erken bitirmiş olmanın verdiği rahatlık da gün içerisindeki enerjinize olumlu bir şekilde geri dönüt veriyor.

  • MOTİVE EDİCİ BİR SABAH RUTİNİ OLUŞTURMAK

Kendinize “Ne olursa yataktan çok mutlu kalkabilirim?” gibi basit bir soru sorarak işe başlayabilirsiniz. Bu benim için genelde kahvem ve protein barım oluyor. Ayrıca sabah rutininize 5 dakikalık bir nefes-egzersiz çalışması eklemek de günün temposuna ayak uydurmanızı kolaylaştırabilir. Tabii ki herkes için özel bir sabah rutini çok daha başarılı bir sonuç verecektir. Belki en sevdiğiniz şarkıyı hava daha karanlıkken dinlemek, belki kimse uyanmamışken hayatla ilgili düşüncelerinizi bir yerlere karalamak belki de kokulu mumlardan yakıp güzel bir atmosferde yoga/meditasyon yapmak… Bunu deneyip en iyi bilecek kişi sizsiniz.

  • uyku düzeni kurmak

7 saat uyku çoğu insan için ideal bir uyku süresidir. 7 saat uykusunu almış bir insan güne daha dinç başlama eğilimi gösterir. Buna göre 6’da kalkacak bir bireyin 11’de uyuması ise gerçekçi gelmemesinin yanında gece geç saate kadar oturmayı seven insanlar için de hoş bir durum olarak nitelendirilemez. Ancak bunu bir zorunluluk değil de vücudun ihtiyacı olarak yapınca ipleri elinize alabilirsiniz. Örnek vermek gerekirse, normal yatış saatiniz 2 ise yine 2’de yatabilirsiniz; sadece 6’da kalkmayı deneyin. 6’da kalktığınız zaman gün içerisinde çok daha erken yorulacağınız için yatağa giriş saatiniz de belki önce 1 daha sonra 12 ve ama bir şekilde en sonunda 11 olacak. Elbette ki her insanın uyku ihtiyacı da bünyeden bünyeye farklılık gösteriyor. 4 saatlik bir uyku kimisi için yeterken kimisi 6 saatlik uykunun dinlenme ihtiyacını tam olarak karşıladığını belirtiyor. O yüzden illa 11 olmak zorunda değil tabii ki.

  • ÖĞLEDEN SONRAYA PLAN KOYMAK

Bana yardımcı olan şeylerden biri de öğleden sonramı doldurmak oldu. Zihin otomatik olarak belirli bir plan yaptığınızda yapmanız gereken diğer şeyleri gününüze bir şekilde yerleştirme ihtiyacı duyuyor. Öğlen vaktiniz yok olduğunda da, işlerinizi ya sabah ya da akşam halletmeniz gerekiyor. Bu durumda sabah akşamın getirmiş olduğu yorgunluğu içermediğinden daha iyi bir seçenek olarak beliriyor.

  • AKŞAMLARINIZI HOBİNİZE AYIRMAK VE KENDİNİZİ ÖDÜLLENDİRMEK

Sanırım beni sabaha erken başlamak için en motive eden madde de bu. Akşamları kendime atıştırmalık bir şeyler hazırlayıp istediğim diziyi izlemeye veya kitabımı okumaya bayılıyorum. Bunu bir ödül olarak gördüğünüzde de sürdürülebilir bir sabah rutinini yakalamış oluyorsunuz aslında. Gününüzü hem işlerinize hem de hobilerinize ayırarak etkili bir şekilde kullanmış kendinizi de bunun sonunda yorulmuş ve ideal bir saatte mışıl mışıl uyurken buluyorsunuz.

  • İLHAM ALDIĞINIZ KİŞİLERİ DİNLEMEK

Baktığınız zaman çoğu başarılı, sektör ne olursa olsun ister moda ister sinema ister şirket, insan güne çok erken saatlerde başlıyor. İdol olarak aldığınız insanların hedeflerine giden yolda benimsediklerine benzer bir yol benimsemek sizi de gaza getirebilir ve ilk etapta bu alışkanlığı oluşturmanıza yardımcı olabilir. Örneğin Dwayne Johnson her sabah 4’te kalkıyor, Elon Musk da en geç 7’de uyanarak erken kalkanlar listesinde onu takip ediyor.

Başarıyı Çeken Zihniyet : Growth Mindset

Hayatta hepimizin büyük küçük hedefleri var. Bu hedeflere ulaşmaya çalışırken bazı noktalarda kendimize karşı çok acımasız olup başarısız olabilme ihtimalimizi düşünerek kimi zaman hiç başlamadan kimi zaman da en küçük engelde pes edebiliyoruz. Aslında sahip olduğumuz kalıplardan ve başarı algısından çıkabildiğimizde, hedeften ziyade hedefe giden yoldan keyif almayı öğrenebiliriz. Buna da “Growth Mindset” bakış açısını benimsemek deniyor.

Growth mindset aslında “fixed-mindset” yani kısıtlanmış zihniyetin tersi. Temelinde isteyen herkesin herhangi bir beceride ustalaşabileceğini savunuyor. Fixed mindset ise yetenek kavramının doğuştan geldiğini ve buna sahip değilsen başarılı olabileceğin bir yolun olmadığını söylüyor. Fixed mindset’in gerçekçi bir hayat bakış açısında pek de faydalı olmadığı çıkarımına şuradan ulaşabiliriz:

Ali çalışmadan 11. sınıfa kadar hep 90 üstü not almış olsun. Doğal olarak kendisini zeki görür ve çalışmamaya devam eder. Aldığı notları sahip olduğu zekaya bağlamıştır. 11. sınıfta matematik dersinden alacağı 50, Ali’nin kendisine olan inancını sarsmakla kalmayıp kendisini “aptal” ve “işe yaramaz” hissettirdiğinden çalışma motivasyonu da sağlamaz. Bu şekilde Ali kendisini suçlamaya devam eder ve çözüm aramaktansa ego zedelenmesini düzeltmekle zaman kaybeder. Ali’nin sınıf arkadaşı Ceren ise matematikte hep çok kötü olmuştur. Ancak bu Ceren’in ders çalışmasını hep körüklemiştir ve aynı sınavdan Ceren bu sefer 80 alır. Sebebi ise Ceren’in kararlılıkla çalışmayı bırakmayıp iyi notlar alacağına inanmasıdır. Elbette ki Ceren yine 40 alabilirdi, fakat bu yine bir problem olmazdı: Eğer süreçten eminsek, yolun sonuyla arasındaki mesafe çok ufak bir detay olmalı. İlla ki yol bitecek ve hedefe varılacak.

Her şey zaman alır. İyi şeyler daha çok zaman alır.

Çoğu zaman düştüğümüz yanılgılardan biri de, hemen hedefe ulaşma isteği. Bu istek aslında o kadar tehlikeli ki, süreçten hızlıca vazgeçmeyi içerdiğinden ortada ne süreç ne de hedef kalıyor. Sürekli durumdan şikayet etmeye , bir şey deneyip 10. günde vazgeçmeye ve aynı kısır döngüde takılı kalmayı beraberinde getiriyor.

“Growth Mindset” aynı zamanda çoğu başarılı insanın benimsediği bir görüş. Hedef insanları, süreci kabullenmiş ve süreçten keyif alabilen insanlardır. Bunun için de sürdürülebilir bir sürece sahip olurlar. Sürdürülebilir bir süreç yaratmaksa ne istediğini bilmekle başlar ve bunu belirli bir plan çerçevesinde zamana yaymakla devam eder.

Öncelikle herhangi bir düzen yaratarak işe başlayabiliriz. Ne istediğinizi bildiğiniz zaman, ona gidecek yolları düşünmek çorap söküğü gibi gelecektir. Aslında çok basit bir şemada özetleyebiliriz.

  1. Bir süreç yarat. (Alışkanlıklar içeren, test edilebilir)
  2. Kendine zaman tanı, belki 10 gün belki 15 gün, sonuç alıyorsan devam et almıyorsan tekrar ilk aşamaya dön ve yeni bir süreç yarat ya da süreci düzenle.
  3. Sonuçlar görmeye başla, en sonunda ana hedefe ulaş.

Bir süreç yaratırken dikkat edilebilecek en önemli faktörlerden biri de değişime açık bir süreç olması. Henüz test edilmemiş bir şeyden nasıl %100 çalışır diye bahsedemiyorsak ve buna göre optimize ediyorsak, sürecinizin de bir test aşaması olduğunu bilmeli ve daha önce de dediğim gibi kendinize zaman tanımalısınız.

Tavsiye alın. / Kendi süreçleriyle başarılı olmuş insanları okuyun.

Yukarıdaki madde de yine unuttuğumuz belki de kaçındığımız bir durum. Fakat yardım almak veya tavsiye almak acınası bir durum değil. Aksine, sizi istediğiniz o ana olaya yaklaştıran karşılıklı bir aktivite.

Konfor alanınızdan çıkın ve efor sarf edin.

Konfor alanını terk etmek sosyal medyada özellikle bu dönemde de adından epeyce söz ettiren popüler bir kavram. Popülerliği haksız da sayılmaz, günlük rutinimizden değişim için ayrıldığımız zaman bambaşka bir dünyaya açılıyoruz, açılmasak da açılmamız gerekiyor. Her güne “yapamam herhalde” dediğiniz ufak bir şeyle başlarsanız, onu yaptığınızda size yansıyacak olan his hem özgüveninizi artıracak hem de size daha fazlasını yapmak için cesaret verecek.

Gerçekçi olun ve küçük adımlarla başlayın.

Herhangi bir konuda disiplinli olmak sanıldığı kadar kolay değil. Motivasyon ile disiplinin arasındaki temel fark da buradan geliyor. Disiplin, irade ile ilgiliyken motivasyon anlık bir itici güçtür. Eğer motivasyonu disipline çevirebilirseniz, düzen oluşturmuş olursunuz. Disiplin de denemeyle, kendini ödüllendirmeyle ve öz saygıyla var olmaya devam eder. En sonunda sizi hedefe götüren anlık motivasyonlarınız değil, sürdürülebilir yaşam düzeninizde var ettiğiniz disiplinli alışkanlıklarınızdır.

Ocak Ayı Şarkılarım

Ocak; yeni umutların yeşerdiği ve en önemlisi kendimize verdiğimiz sözlerin gerçekleşmesi için tutunduğumuz yeni yıldaki ilk ve en özel ay belki de. Bu ay kafamı toplamak, istediklerimi planlamak için uygun zaman oldu çoğu yıl olduğu gibi. 2021’in getirdiği ilk şey ne de olsa.

Bu ay en çok dinlediğim, kimi zaman loop’a aldığım parçaları derledim. Baktığım zaman içlerinde bolca İspanyol ve İtalyan ezgileri içeriyor. Gitar parçalarını dinlemeye bir şans verebilirsiniz. İçlerinden hoşunuza gidenlerin çıkacağına eminim. Keyifli dinlemeler.

  • The Year of the Cat (Spanish Guitar Version) – Spanish Guitar
  • Tres Duos Opus 61: Duo #2: Polacca – Allegretto VivaceFrancesco Molino
  • Onde Lorenzo Ferrero & Flavio Cucchi
  • Johnny Guitar (From “Johnny Guitar”) – Luciano Sangiorgi
  • Sonata di Chittarra, e Violino, con il suo Basso Continuo Giovanni Battista Granata
  • Verbatim Mother Mother
  • 679 & No Diggity – Jackson Breit
  • Do It Myself – Russ

Etkili Bir Gün İçin Sabah Rutinim

Her sabah daha iyi bir hayat, daha iyi bir sen için fırsat. Yaptığımız küçük değişikliklerle hayatımızın dümenini istediğimiz yöne çevirebiliriz. Her sabah hedefe yaklaştığını hissetmek tarif edilemez bir tatminlik verecek. Kişisel sabah düzenim beni güne daha motive başlatıyor. Denemesi size kalmış.

  1. Erken Kalkmak

Güne erken başlamak her zaman beni daha iyi hissettiriyor çünkü günü daha fazla yaşıyorum ve doğal olarak daha verimli bir gün geçiriyorum. En geç 7’de kalkıp öğleden sonra normalde öğleden sonra yapacağım işleri hallediyorum. Eğer işlerim yoksa bu zaman diliminde kitap okuyorum, senaryoma devam ediyorum, kendime zaman ayırıyorum.

  1. Yatağı Toplamak

Komik bir madde gibi gelse de, güne daha ilk dakikadan bir işi tamamlama hissiyle başlamak geri kalan zamandaki motivasyonunuzu artıracak.

  1. Kahve ve Müzik

En değerli kişi sizsiniz hayatınızdaki. Erken kalkılan bir sabahta sevdiğiniz aktiviteleri rutininize katmak kendinizi ödüllendirmek için güzel bir fırsat. Ödüllendirmek için bir şey yapmış olmanıza gerek yok: kendinizi seviyorsunuz ve değerlisiniz. Benim kendimi ödüllendirme şeklim en sevdiğim kahveyi demlemek ve yanında sevdiğim müzikleri dinlemek. Kahvaltı etmeyi çok sevmediğim için kahvemin yanında Fellas’ın protein barlarından tüketiyorum.

  1. Günü Planlamak

Kahvemi içip beni canlandıran playlistimi dinlerken artık günümü planlıyorum. Bana ajandam bu konuda çok yardımcı oluyor. Önce gün içinde yapmak istediklerimi checklist halinde yazıyorum ve daha sonrasında saatli ajandama yapacaklarımın zamanını belirleyip geçiriyorum.

Olumlamalar & Minnettarlık

Bugün olumlamalar ve minnettarlık nedir, nasıl yapılır ve hayatımızı nasıl etkiliyor kısaca bunlardan bahsedeceğim.

Affirmation, yani Türkçe’de olumlama, hayatımızı değiştirebilecek güçte bir enerji frekansına sahip aslında. Bunun altındaki matematik çok da spiritüel değil, düşünce gücünün davranışları etkilemesiyle hayatımızın şekil alması. Yaklaşık 3 aydır olumlama yapıyorum ve bu sayede hem kendimi daha iyi hissediyorum hem de hedeflerimin hepsine ulaşıyorum.

Olumlama nasıl yapılır?

Öncelikle bir defter ve bir kaleme ihtiyacımız var. Bu deftere her gün, isterseniz sabah isterseniz akşam ya da her ikisinde de istediğiniz şey varmışçasına inanarak yazıyorsunuz. Örneğin:

Her zaman iyi ve güzel olanı çekiyorum. İyi olan kendiliğinden bana geliyor.

İçten bir şekilde buna inandığınız zaman, çekim yasasıyla birlikte bunları kendinize çekiyorsunuz. Çekim yasasına sonraki yazılarımda değineceğim. Sizin yapmanız gereken evrene yazdığınız şeylere inandığınızı göstermek, gerisi kendiliğinden geliyor zaten.

Bu olumlamaları para, aşk, sağlık, aklınıza gelebilecek her konuda yapabilirsiniz.

Gratitude, yani şükranlık/minnettarlık ise günlük hayatta belki de yapmayı en sık unuttuğumuz çok değerli bir yargı. Elimizdekilere teşekkür etmeyi bilmezsek, daha fazlasına ulaşabilmeyi sağlayacak gücü bulamayız kısaca. Manevi olarak çok iyi hissettiren minnettarlık çalışması, aynı zamanda hayatta alışık olduğumuz şeylerin aslında ne kadar değerli ve ender olduğunu hatırlatıyor.

Minnettarlık çalışması nasıl yapılır?

Ben olumlamalarımı yaptığım defteri kullanıyorum yine, siz isterseniz ayrı bir defter de edinebilirsiniz. Sabahları kalkınca hayatınızda “iyi ki var” veya “varlığı için şükürler olsun, teşekkür ederim” dediğiniz 3 şeyi yazıyorsunuz. Bu sağlığınız olabilir, aileniz olabilir, sahip olduğunuz maddi bir şey olabilir. Örnek vermek gerekirse:

Temiz suya erişimim olduğu için minnettarım. Şükürler olsun ki karnımı doyurabildiğim yemeklere sahibim. Sağlığım yerinde olduğu için minnettarım.

En ufak şeye bile minnettar olmak o kadar farklı bir bakışı sunuyor ki size, hayatınıza çok farklı bir perspektif katmış oluyorsunuz. Minnettarlığınızı evrene, Tanrı’ya veya inandığınız yüce bir güce de yazabilirsiniz. “Başımı sokacak bir evim olduğu için evrene teşekkür ederim.” gibi.